Kadın köşemize hoş geldik kadınlar! Erkeklerin de okuyup ders almasını ümit ediyoruz ama…  Geçen haftaki bölümümüzde Deniz’in göl kenarında yaşadığı Yeşilçam filmi tarzı trajikomediyi anlattık. Bakalım olay romantik komediye mi dönüşecek yoksa filmin en güzel yerinde elektrikler mi kesilecek?

Deniz Tarzan’a en yakın masaya oturmuştu oturmasına ama ne yapacaktı? Karşısında kumrular gibi duran çifte bakıp kendine acı mı çektirecekti? Zaten ‘ilk görüşte aşk’ diye bir şey olamazdı öyle değil mi? Onunki sadece fiziksel görünüme karşı duyulan bir hayranlıktan ibaret olmalıydı. Biraz kulak kabartınca duyduklarına inanamadı. “Aman Tanrım!” dedi. Çakma Jane gerçekten de çakmaydı. Aslında Jane bile değildi ki sadece Tarzan’ın sevimli kuzeniydi o. Sevinçten ne yapacağını şaşırdı. Fark edilme korkusuyla kahkahalarını zor bastırırken birden bir söz çalındı kulağına.

“Mercan için çok üzülüyorum kuzen. Bu devirde böyle bir saçmalık! Aklım almıyor doğrusu.” Deniz’in de aklı almıyordu. Tarzan neler söylüyordu böyle. Yeğenini sırf üvey amcası tarafından istismar edildiği için evlendireceklerdi. Hem de o yaşlı üvey amcasıyla! Tarzan gibi yakışıklı asil bir adamın ailesi nasıl bu kadar cahil ve gaddar olabilirdi? O sapık adamın cezasını küçücük bir kız mı çekecekti? Okula gidecek yaştayken evde her gün aynı işkenceyi mi bekleyecekti yani? ‘Çocuk gelin’ mi olacaktı? Oysa çocuklarımız, sevgiyle, özenle hayata kazandırılmalıydı. Başlarına gelen olaylar ört bas edilmek yerine onlara unutturulmalıydı. Herkesten daha çok sevilmeliydi bu çocuklar. Üzerlerine titremeliydi ailesi.  Hatta her gün kendilerine kahretmelilerdi onu koruyamadıkları için. Fakat insanlık(!) bunu öngörüyordu. Mağdur olan onlara göre tecavüzcülerdi. Küçük çocuklar kimsenin umurunda bile değildi. Affedilemeyecek günahları affederek cezayı suçluya değil mazluma ödetiyorlar, Allah tarafından da tarih ve tüm insani duygular tarafından da affedilemeyecek bir günaha daha giriyorlardı. Tüm bu derin düşüncelere dalmışken her taraf kararmıştı. Bir an halasının kızı, kuzeni Elifnaz’ı düşündü. O üvey babası Bedri, şiddet uyguluyorsa acaba Elif’e de bir şey yapmış olabilir miydi?  Zihnindeki karanlık, Tarzan’ın yanına gelmesiyle aydınlandı birden. “Neden ağlıyorsunuz? İyi misiniz?” Deniz ne diyeceğini şaşırdı. Hüngür hüngür ağlıyordu ama farkında bile değildi.

“Teşekkür ederim ben sadece…” Tarzan cebinden bir mendil çıkararak şefkatli elleriyle Deniz’e doğru uzattı. “Çok naziksiniz.” Tarzan Deniz’in koyu yeşil gözlerinin derinliğine bakarak:”İsminizi bahşeder misiniz?” Diye sordu.”Deniz.” “Ben de Mahir. Çok memnun oldum Deniz. İstersen bizimle oturabilirsin.” Deniz modern Tarzan’ın adını nihayet öğrenebildiği için sevinmişti. Bir an duraksadı. Olamazdı. Tam bir Yeşilçam klasiğinin göbeğindeydi artık. Sonu hüsranla biten filmlerin başında gibi hissediyordu. “Teşekkür ederim ama gitmem lazım.”diye ayrıldı yanından.

Neydi bu şimdi? Neyin kafasını yaşıyordu? Duyguları karmakarışıktı. Üzülmek veya üzmek istemiyordu ama neden kaçmıştı? Ailesi kötü olabilirdi ama Mahir’i henüz tanımıyordu. Üstelik yeğeni Mercan’a da ne kadar üzüldüğünü söylemişti. Olsundu. Yeğeni için adım atmak yerine kuru kuru ‘üzülüyorum’ demek yeterli miydi? Üstelik o Deniz’in gözünde bir TARZAN’dı. Kahraman olmalıydı. Yürürken birden saçmaladığını fark edip “Lanet girsin yeter!” diye bağırdı. Gelirken havada sonbaharın tılsımı varken şimdi kara bulutlar altında gibiydi. Duydukları gerçek olamazdı. Bir tiyatro provası yapıyor olmalılardı. Yahut bir şaka! Hayır ya şakası bile kabul edilemezdi ki bunun. Ne demekti yani küçük kızların hayatını karartmak? Onlara yaşları itibariyle birçok şey yasakken, (otomobil kullanmak, bara girmek, marketten tütün mamulü satın almak vs.) evlilik nasıl kaderleriymiş gibi oluyordu? Tüm bunlar düşünerek eve varmıştı. Kapıyı açan küçük kuzeni Elif’e sımsıkı sarıldı, kokladı, öptü alnından. Onu tüm kötülüklerden korumanın imkânsız olduğunu bilerek yine de ant içti onu asla bırakmayacağına!

Devamı haftaya…