Mahir o sabah her zamankinden daha telaşlıydı. Masum bir sevinç, bir arzu vardı içini yakıp kavuran. Deniz’i görmek, onunla konuşmak için sabırsızlanıyordu. Ancak diğer yanı, bunun yanlış olduğunu haykırıyordu delicesine. Yine de kendini tutamadı. Deniz’in çalıştığı bankaya koşar adım gidip içeri girdi. Deniz’in masasına yaklaştı ve “Selam.”Dedi. Deniz Mahir’i gördüğünde heyecandan dili tutulsa da asaletini bozmayarak, “Ah, merhaba, hangi rüzgâr attı sizi buralara?” Diye sordu. Mahir, Deniz’in masasından kartvizitini alarak elini kaldırıp gülümsedi: “Bunun için gelmiştim. Kolay gelsin.” Diyerek ayrıldı bankadan. Deniz Mahir’in, nam-ı diğer ‘modern Tarzan’ın ne yapmaya çalıştığını idrak edemedi ancak bu hareketi oldukça hoşuna gitmişti. Deniz’in telefon numarasının yazılı olduğu kartı alması, onu arayacağı anlamına geliyordu elbette ama Mahir’i tanımıyordu bile. Birden bire Tarzan’ın Jane’i mi olacaktı? Tüm dalgın anlarında olduğu gibi yine şefin sesiyle irkildi: “Deniz hanım, bir bakar mısınız?” Koşar adım şefin yanına giden Deniz’e sert bir bakış atan şef, haşmetli göründüğünü sanan şapşik ifadesiyle bir azar attı Deniz’e. Yemiş gibi yapan Deniz ise “Peki efendim.” Diyerek masasına doğru ilerledi. Bilgisayarda haberleri okumak üzere sitelerde gezinti yaptı. Sonra bir haber gördü. Pek şaşırmadı ama şaşırmadığına oldukça şaşırdı. “Kayseri’de şehit ateşi!”

“Ne bu böyle?” Diye sordu kendine. “Her gün bir başka ocak sönüyor. Başka kalpler yanıyor. Hep uzaktakiler ölmüyor! Bunu ne zaman anlayacağız. Ölecek kimse kalmadığında ya da tepemizden fişek gibi bombalar yağdığında televizyonlarımızdaki dizileri izleyemeyecek hale geldiğimizde mi? Ne zaman alıştık ölümlerin böylesine, bu kadar çoğuna? Ne ara şaşırmayacak hale geldik? Ne olacak sonumuz?” diye deli sorularla boğuşurken gelen müşterinin sesiyle işine dönmek zorunda kaldı.

Beklentiler neydi, gerçekler ne! Bir insan her gün acı haberler okumak, yaşamak, görmek değil, ülkesinin sanatta, ilimde, bilimde ne denli yükseldiğinin haberlerini görmek isterdi. Güzel günler görmek yani. Ama ne mümkündü! Olsundu. Biz yine düğün yapacak, gülüp oynayacak, hayata devam edecektik. İzin verildiği ölçüde(!)  Öyle bir millettik ki biz, düşman olmasa kenetlenemeyen, bilim için uğraşlar verdiğimizde çekilemeyen, ileri gitmemize izin verilmeyen(!) sürekli didiklenip durulan bir ülkeydik öyle değil mi? Birlik? Kurtuluş savaşında kalan çok uzak bir kelimeye benziyordu adeta. Öyle bir birlik gerekiyordu ki artık, tepeden tırnağa, yalansız, ihanetsiz, özgür ve bağımsız bir birlik! Devleti, milleti seven, tek çıkarı milli beraberlik olan bir birleşme. Tek vücut. Ama her gün. Bir iki gün kınayıp normalleşerek(!) değil. Sürekli bir sevgi gerekliydi. Elzem olan tek şey buydu. Doğrunun peşinden, her an gidebilmekti asıl ihtiyacımız olan… Devamı haftaya…