Elifnaz duyduklarının etkisiyle gözlerini birden açıverdi. Doğrulmak istedi ama ona izin vermeyen hemşirenin sesiyle birlikte kafasını heyecanla geri koydu yastığa. Semih Elifnaz’ın minik ellerini tuttu, öptü: “Elifçik, annen uyandı. Gözün aydın!” Dedi. Elifnaz birden çığlık çığlığa bağırarak ayağa kalktı. Kalkarken dönen başını tuttuğunda:”Hemşire abla bana kızma anneme gideceğim ne olur!” Hemşire tebessümle başını salladı:”Elif, annen uyandı ama henüz iyileşmesi için zamana ihtiyaç var. Anneni başka bir odaya alacağız, o zaman görürsün. Şimdilik dışarıdan bakmana izin veriyorum, gel benimle.” Elif hastanede herkesle kaynaşmış, hemşire ve doktorların kızı gibi olmuştu. Hemşirenin elinden tutup hevesle yoğun bakım odasının önüne geldiler. Camdan annesine bakan küçük kız:”Anne!” diye bağırdı. Gülbahar gözlerini aralamıştı ancak henüz bitkindi. Elifnaz’ı dışarıda görünce sadece elini biraz kaldırabildi. Elif hemşire ablasına bakıp:”Annem iyileşecek değil mi hemşire abla?” diye sordu. Hemşire Nihan, “Elbette. Ama unutma, senin sayende küçük hanım.”dedi gülerek.

“Hadi bakalım dinlenmen gerek.”diye Elif’i odasına götürürken koridorda çınlayan sese döndüler. Sedyede minicik bir kızı taşıyorlardı. Başında da bir kadın acı acı bağırıyordu:”Kızım, yavrum ne olur ölme!” Elif, hemşire ablasının elini bırakarak koştu, yakından izledi. Doktorlar aralarında konuşuyorlardı. “Endotrakeal tüp, çabuk çabuk hadi!”

Elif şaşkın bir şekilde olan biteni anlamaya çalışırken Semih geldi: “Elifciğim haydi, dinlenmen lazım.” Elif Semih ile birlikte odaya döndü. Semih de hastane işlemleri için muhasebe bölümüne gitti. Komşular acilen buraya getirilen Gülbahar için aralarında para toplamışlardı. Çok şükür ki bu dünyada hala ‘insanlar’ vardı. Öte yandan az önce hastaneyi ayağa kaldıran vaka ilerliyordu. Küçük kız henüz 4 yaşındaydı. Doktorlar pervane olmuşlardı onu yaşatmak için. Ancak kızcağızın durumu ağırdı. Onu kaçırıp tecavüz eden sapık, küçük kızı boğmaya çalışmıştı. Son anda ormanlık yoldan geçen bir adamın fark etmesiyle sapık adam kaçmış, minik kız hastaneye kaldırılmıştı. Ailesi ise kaçırılan çocuklarını bu halde bulmanın şoku içinde acıyla kahroluyorlardı. Kalbi duran minik kıza defalarca kalp masajı yapıldı, doktorlar seferber olmuştu. Ancak minik yürek daha fazla dayanamayarak bu acımasız hayata gözlerini yumdu.

Hayat mıydı acımasız olan, insanlar mıydı? Minik bir meleğin vebaline girmek bu kadar kolay mıydı? Vicdan neredeydi? Peki ya ahlak? İnsanlık bu muydu? Eğer buysa minik kalpler de insan mıydı?

Tüm bu sorular yaşanan iğrençliği tanımlamada eksik kalıyordu. Minik kızın ailesi haberi alınca şok içinde kaldı. Annesi fenalaşırken babası yere çöküp hüngür hüngür ağlıyordu. Az sonra gelen polisler ailenin ifadesini almak üzere yanlarına geldi. Sapığın yakalandığını söylediler. Minik kızın babası birden ayağa kalktı. Annesi ise gözyaşları içinde :”Verin bana o şeytanı! Verin de ellerimle boğayım. Yavrum! Meleğim! Gitti kuzum!” diye acı içinde kıvranıyordu.

Şimdi bu sapık insanlık yoksunu mahluğun cezası ne olacaktı? Annenin eline verseler bile en ağır ceza olur muydu? Hapishanede geçireceği yıllar, yitip giden minik bir canın bedeli olabilir miydi?

Hastaneden gelen sesler arasında Gül, Elif’i görmek için koridorda ilerliyordu. Komşular Gül’ü arayıp haber vermişti. Gül ise yeni bir müjde verecekti Elif’e.

Devamı haftaya…